28 Şubat 2014 Cuma

Dilin Değeri

Dil  insanların anlaşma aracı olarak kullandıkları işaretler dizgesi diye tanımlanır;  fakat dili sadece bir anlaşma aracı olarak yanlış olur, çünkü eğer öyle olsaydı  dünyada tek bir dil kullanılırdı. Oysa bugün her ulusun kendine özgü bir dili  vardır.Yani dil aslında toplumsal bir üründür.Toplumun içinden gelen, onun  kültür ve uygarlığının çekirdeği olan bir “öz”! Bu yüzden dilin bozulması veya  yitirilmesi gerçekte “öz”ün yıpranmasıdır.

Bir dil  yabancı sözcüklerin saldırısına uğramaya başladıkça, yabancı devletlerin  saldırısına uğramış bir devlet gibi bağımsızlığını kaybetmeye başlar. İnsanlar  gün geçtikçe yabancı sözcük kullanmadan derdini anlatamaz hale gelir. Bu da,  bilginin, kültürün, düşüncenin yabancılaşması, yabancıya bağlı kalması, kişinin  özgürlüğünü yitirmesi demektir Bu nedenle dil her ülke için bağımsızlığın  simgesidir.
Bu arada ulusal dil, elbette içinde hiçbir yabancı öğe bulunmayan dil demek  değildir. Dünyadaki bütün ulusların dillerinde az çok başka dillerden gelip  yerleşmiş kelimeler vardır. Önemli olan “dili kendi haline mi bırakmalı, yoksa  ona yön ve hız mı vermeli?” sorusuna doğru bir yanıt bulmaktır. Aslında insanlar  tarih boyunca yaşayışlarında yeri olan hiçbir şeyi kendi haline bırakmamışlar;  toprağı gübrelemeye, ağacı aşılamaya, çocuğu eğitmeye, hastayı iyileştirmeye,  toplumu yönetmeye ihtiyaç duymuşlardır. Tüm bunları yapmaya neden gereklilik  duyuyorsak dile yön ve hız vermeye de onun için gereklilik duymalıyız.

Son yıllarda Türkçe batı kaynaklı dillerin etkisi altına girmiştir. Bunun en  büyük sebebi toplumca bunu önlemekte yeterli duyarlılığı gösteremeyişimizdir. En  üzücü tarafı ise bu kelimelerin çoğunun özenti, gösteriş, bilgili görünmek gibi  arzuların etkisiyle dilimize yerleşiyor olmasıdır. Bugün toplum arasında,  “konuşurken ne kadar yabancı sözcük kullanırsan o kadar önemli insan oluyorsun”  gibi bir hissiyat mevcut. Oysaki durum bunun tam tersidir. Yabancı sözcükler  anlamayı güçleştirdiği için iletilmek istenen ya geç algılanmakta ya da hiç  anlaşılamamaktadır. Aslında konuşmada ne kadar öz bir dil kullanılırsa  anlatılanlar da o kadar geniş bir kitleye ulaşabilir. Bugün haberlerde, tartışma  ve iktisat programlarında katılımcı ve sunucuların kullandıkları dil oldukça  sade ve anlaşılır bir dil olsaydı, teknik terimler’in mümkün olduğunca önerilmiş  Türkçe karşılıkları kullanılmaya çalışılsaydı ortaokul çağındaki bir çocuk bile  bunları dikkatle dinlerdi; çünkü anlardı. Oysa bugün sorsanız bu dallarda biraz  bilgisi veya ilgisi olmayan kişiler bu tip programları oldukça sıkıcı  bulmaktadır. Tüm yurdu ilgilendiren oldukça önemli konuların tartışıldığı bu  programları bu konularda zaten bilgi sahibi olan insanların dinlemesi ise  toplumun yerinde saymasına sebep olur, ya da yarım yamalak anlayanları “bilgi  sahibi olmadan, fikir sahibi olmaya” götürür.
Aslında Türkçe zenginleşmeye çok açık bir dildir. Toplumumuzun Türkiye’si ve  Türkçe ’si konusunda bir aşağılık duygusu içinde olmasa bu konuda yapılan  çalışmalar daha çok ses ve fayda getirirdi. Türkiye’nin en önemli bilim  adamlarından biri olan Oktay Sinanoğlu kitaplarında Türkçe ile bilim yapmanın  çok zevkli olduğunu söylemektedir(Bkz. Oktay Sinanoğlu, Büyük Uyanış).

Ulu önder Atatürk ise yabancı dillere özenmenin eğitim sitemine etkilerinden  bahsederken şunları söylemektedir: “Asırlardan beri milletimizi idare eden  hükümetler eğitimi geliştirme arzusunda olduklarını söyleye gelmişlerdir. Ancak  bu amaçlarına erişebilmek için Doğu’yu ve Batı’yı taklitten  kurtulamadıklarından, sonuç olarak halkımız da cehaletten kurtulamamıştır.”
Bugün dünyanın büyük devletleri arasında dili sömürgecilikte bir silah olarak  kullanan hedef aldıkları ülkeleri uzun yıllar içinde dile hücum ederek  parçalamaya çalışanlar bile vardır.
Bir zamanlar “Gaelic” adında bir yerel dili olan İrlandalıların bugün İngilizce  konuşmasının yanı sıra bazılarının kendilerini de İngiliz sanması bu konudaki  örneklerden sadece biridir.

Fakat tarihin akışı içinde dilleri yabancı yola sapmış uluslar içinde doğru yönü  bulmayı başaranlar da olmuştur. Örneğin bir zamanlar Fransızca, İngilizce’nin  yoğun saldırısına uğradığı dönemlerde Fransızca’yı yabancılaşmaktan kurtarmak  için başbakanlığa bağlı bir Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu  kurulmuştur. Bu kurul Türkiye’de yürütülen başarılı dil düzenlemesi hakkında  bilgi almak üzere Milli Eğitim Bakanlığımıza başvurur. Bakanlık da Türk Dil  Kurumu’ndan bu konuda bir rapor istemiştir. Fransız Dilini Koruma ve Yayma  Yüksek Kurulu aldığı bilgi üzerine bu konuda şunları yazar : “Türkiye  Cumhuriyeti’nde dil konusu, kurucusunun kılavuzluğu ve verdiği hızla ülkenin baş  sorunları arasına girmiş ve çok iyi düzenlenip yürütülerek başarılı bir sonuca  ulaşmıştır.”
Bundan daha eski kaynaklarda Türkçe’nin büyüklüğü bir yana gerekliliği ve önemi  bile vurgulanmaktadır. Örneğin dilimizin en zengin hazinesi, ilk Türkçe sözlük  olan Divan-ı Lügat-it Türk’ün önsözünde Kaşgarlı Mahmut şunları yazmaktadır:  “…Büyük din bilginlerinden işittim ki Peygamberimiz ‘Türk dilini öğreniniz; çünkü  onların egemenliği sürekli olacaktır’ buyurmuştur. Bu hadis doğru ise, Türk  dilini öğrenmek bir din buyruğudur; doğru değilse akıl bunu gerektirir.”
Aslı Erdem

“Milli his  ile milli dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir.Dilin Milli ve zengin olması milli  hissin gelişmesinde oldukça etkilidir.”

“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı  diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”
M.K.Atatürk

“Kaynak: 1 – Dil Gerçeği, Ömer Asım AKSOY, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara  1982

2 – “Bye Bye” Türkçe, Oktay SİNANOĞLU, Otopsi Yayınları, 4. Basım – Şubat 2002″


Kaynak : http://www.edebiyatogretmeni.net/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder